Yazılarım

KADİM İNANÇLARIN KUTSAL NESNELERİ

Ayna, ağaç, taş ya da bir kâse… Eski uygarlıklardan bugüne uzanan kutsal nesneler, günümüzde de güçlerini kadim geçmişleri sayesinde koruyor. Anlam atfedilen nesnelerin en önemli ortaklığı ise “tanrısallığı”. 

Stanley Kubrick’in sinema tarihine adını kazıyan “2001: A Space Odyssey (Uzay Macerası: 2001)” filminde, bir anda ortaya çıkan siyah yekpare bir dikilitaş (monolit) görürüz. Filmde dünya dışından geldiği vurgulanan bu taş sayesinde Homohabilis yani yetenekli insan doğar. Daha sonra alet kullanmaya başlayacak olan bu tür, varoluş sürecini taşa dokunarak başlatır. Ancak bunu da çok temkinli yapar ve tanımadığı bu farklı nesneye korkarak yaklaşır. Tıpkı insanoğlunun tarihten bugüne tanımlayamadığı her şeye yaklaştığı gibi… 

Zamanla bu temkinli hâl, yaradılışa anlam yükleme arayışıyla nesnelere ilahi güçler atfetmeye kadar evrilir. Eski Mezopotamya toplumları, inanç sistemleri ve ritüelleri açısından bizlere zengin doneler sunar. Özellikle natürizm ve animizm yaklaşımlı bir inanca sahip olan bu toplumlar, nesneleri canlı olarak algılayıp kutsarlar. Peki, ama neden? Bunun cevabı; modern insan için hikayelerden ibaret olan, o dönemin insanı için de tamamen mutlak gerçek kabul edilen “mitoloji”de yatar. 

O zamanın insanlarına göre mitoloji, evreni anlama çabasının bir sonucu olarak ortaya çıkmış, kutsal unsurları barındıran bir gerçeklik ve inanç sistemidir. Nesnelerin ruhu olduğuna inanırlar Mezopotamya toplumlarının kutsal metinlerinde yer alan her bir nesne sembolik olarak kutsaldır. Mezopotamya’da sayısız nesne ile gerçekleştirilen çeşitli ritüeller mevcut. Ritüellerin türlerine ve amaçlarına göre nesnelerin kullanım yerleri de değişir. Tanrılara ait olan ya da onlara adanan kutsal nesnelere tapınmalarının nedeni, bu nesneleri ilahi birer varlık olarak görmelerindendir. Eski Mezopotamyalı bir insan için her nesnenin gölge gibi bir özü bir de nesneden bağımsız hareket eden -buna Sümerce ‘zi’ denir- ‘ruh’u ya da ‘can’ı vardır. Mezopotamya topraklarının ilk yerleşik halkı kabul edilen Sümerlerde her nesnenin içerisinde potansiyel canlılık olduğuna inanılırdı. Bu canlılığı nesnenin kendisinin açığa çıkarması gerekirdi. Her şeyin ruhunun olduğunu düşünen Sümerler, ruh taşıyan bu tip objelerin arkadaş canlısı olduklarına inanmış, şeytana ve kötü ruhlara karşı bu nesnelerin yardımını istemişlerdir. 

Günümüzde, özellikle de bizim topraklarımızda, nesnelerin canlı olduğu inancının izini görürüz. Çocuklara bazı nesneler öğretilirken onlar “cici” diye sevilir, çocuk herhangi bir yerini vurduğunda, “zavallı nesne”ye ceza verilir hatta o nesne azarlanır! Belki de bu yansımanın sebebi kolektif bilinçdışımızdaki kayıtlardır. Aynanın çok boyutlu etkisi Yunan mitolojisindeki Narkissos’un hikâyesi, aynanın doğuşu ve ona yüklenen anlamlarla ilişkilidir. Önce kısaca birkaç farklı biçimde anlatılan hikâyenin şu versiyonunu hatırlayalım: 

“Narkissos, ırmak ilahı Kephissos ile arındırıcı suların bekçi perisi Liriope’nin oğlu olarak doğar. Bir kâhin, oğullarının dünyada, kendi yüzünü görmediği sürece yaşayacağını bildirir. Narkissos, bir gün su birikintisine dökülen bir kaynağın yanına gelir. Kaçınılan şey gerçekleşir ve kaynaktan su içerken sudan yansıyan yüzünü görür. Kendisini seyre dalar ve görüntüsüne âşık olur. Bu seyirden kendisini bir türlü alamayan Narkissos, dünyadan kopar ve bulunduğu yere kök salarak bir çiçeğe dönüşür. Bu çiçek, beyaz yapraklı güzel kokulu nergis çiçeğidir.”

Bu mitolojik öykü bize durgun su yüzeylerinin, eski insanlar tarafından ayna olarak kullanıldığını gösteriyor. Tarih öncesi zamanlardan bu yana aynalar insanoğlunun ilgisine her daim mazhar olur. Ruhu tutmak, kötü ruhları defetmek ya da son yolculuk olan diğer yaşama geçmeden önce bedenin kendi görüntüsünü kontrol etmek için Antik Mısırlılar, Kızılderililer, Çinliler, Mayalar ve İnkalar ölülerini metal ya da taştan yansıtıcılarla gömerdi. Arkeolojik kazılardan elde edilen kalıntıların analizi, aynanın bazı medeniyetlerde bir süs eşyası; bazılarında ise yeniden dünyaya gelebilmek için kutsal bir araç olarak görüldüğünü ortaya koyuyor. 

Geçiş kapısı kabulü 

İnsan yapımı aynaların tarihi ise M.Ö. 7 bine uzanıyor. Yapılan arkeolojik kazılarda insanoğlunun kullandığı ilk ayna; Çatalhöyük’te bulunan parlak obsidyenden yapılmış olan bir tür. Aynaya dair diğer eski kalıntılara ise Mısır’da ulaşılıyor. Bu kalıntılar, bir ayna çerçevesine ait olan alçıtaşı ve kayağantaş levhaları. Her ikisi de yaklaşık olarak M.Ö. 4500 yıllarına ait olan bu parçalar, Mısır’da ElBadari’de bulundu. Antik Mısır’da mezarlara ayna bırakılırdı. Antik Mısır kültüründeki mezara ayna bırakma geleneğine başka uygarlıklarda da rastlanır. Bu geleneğin temelinde, aynanın bu dünya ve öteki dünya arasında geçiş kapısı olarak görülmesi yatar. Günümüzde kullanılan aynalara benzer ilk sırlı aynalar ise yaklaşık olarak 15. Yüzyıla tarihlenir. Sırlı aynaların yaratıcıları ise bugünkü Güneybatı Belçika ve Kuzey Fransa’da yaşamış olan Flandersler olarak kabul edilir. Ayna oradan Rönesans ile birlikte tüm Avrupa’ya yayılır. 

Durgun su yüzeylerinde kendini var eden, parlatılmış taş ve ağaç gövdelerinde, metalde varlık bulan, camın sırlanmasıyla imal edilen ayna, 19. yüzyılda bugünkü haline benzer. Anadolu ve Orta Asya toprakları pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış ve ticaret yolu üzerinde yer almaları nedeniyle de kültürlerle etkileşimdedir. Bu nedenle diğer coğrafyalardaki antik medeniyetlerde yer alan mezara ayna bırakma geleneği Türk gelenekleri arasında da yer alır. 

Ruhların tanzimi 

Orta Asya Şamanları da ruhları çağırmak istedikleri zaman su dolu cam veya aynaya bakarlardı. Anadolu’da 20. yüzyılın ortalarına kadar, defin merasimlerinde mezara tersinden bir ayna koyulurdu. Şamanizm’de ayna Şaman’ın “başka dünyaları görmesini sağlar”; ruhları “toplamaya ve yerleştirmeye” yarar. Bu dünyanın yansıması, yani ters çevrilmiş biçimi, öbür dünya olarak algılandığından, Şaman aynaya bakarak öbür dünyayı seyreder. 

Aynaların olağanüstülük içerdiği yönündeki inanç, kültür ve medeniyetlerde çok farklı şekillerde tezahür etmiştir. Kimi medeniyetlerde aynalarda perilerin, kimilerinde kötü ruhların ve kimilerinde de melek ve cinlerin yuvalandığı düşünülür. Ayrıca kimi medeniyetlerde ayna, kendisinden korkulan olumsuz bir obje, kimilerinde ise bir çeşit uğurdur. 

Uğursuzluk inançları 

Aynanın uğursuzluğu kültür gelenek ve hatta yörelere göre bile değişiklik gösterebilir. Örneğin Eski Türk evlerinde aynaya sık sık bakmak adet olmadığı ve iyi karşılanmadığı için aynalar; odaların duvarına asılmaz, bunun yerine çoğunlukla, gümüşten yapılmış el ve minder aynaları kullanılırdı. Sık sık aynaya bakmak şer getireceği düşüncesi ile iyi sayılmadığı için de bu aynaların cam tarafı daima arkaya çevrilir ve arkalarındaki süslü kısım öne gelecek şekilde konur. Bu geleneğin izleri Anadolu’da hâlâ görülür. Ayna, yalnızca görüntü yansıtan bir nesne olarak değil, dinî ayin ve ölüm sonrası törenlerde de kullanılmıştır. Bu nedenle ayna, insanoğlu tarafından en fazla simgeleştirilen nesne olmuştur. Bu bağlamda farklı kültürlerde oluşan ayna ile ilgili farklı inanışlar, günümüzde hâlâ yaşamaktadır. 

Ortak bir sembol: Hayat Ağacı 

Dünya üzerinde yaşayan en ilkel toplumlardan en gelişmişlerine dek ağaçlar, çok zengin anlamlar yüklenen nesneler oldu. Ağaç, dünya kültürlerinde doğurganlığın, ölümsüzlüğün, şansın, bereketin, sağlığın, hastalıktan kurtulmanın sembolü olarak görülür. Tanrı ile iletişim ağaç yoluyla kurulur. Tabiat olayları da ağaç vasıtasıyla düzene girer. Ağaçların, yağmuru yağdırma veya durdurma, güneşi batırma, ayın tutulmasını sağlama, sürüleri ve sığırları çoğaltma, kadınları kolayca doğurtma gücüne sahip olduğuna inanılır. Ağaçlar insanoğlu için öteki dünyanın kutsallığını ve hayatı birlikte simgeleyen doğal bir form olmuştur. Mitolojilerde dünyanın merkezinde, semavi dinlerde cennette bulunduğu anlatılan kutsal ağaç ise “Hayat Ağacı” dır. Farklı mitler ve kültürlerde “kozmik ağaç”, “kutsal ağaç”, “dünya ağacı”, “evren ağacı” gibi çeşitli isimler alır. Yeryüzünde ölümsüz olmayı başaramayan insanoğlu çareyi ruhun ölümsüzlüğüne inanmakta bulmuştur. Hayat Ağacı da bu inancı simgeler. 

Yerle gök arasında aracı 

Yine de bu ağacın cinsi bütün toplumlarda farklılık gösterir. Bazen sadece belli bir ağaç türü bazen de birkaç ağaç türü Hayat Ağacı olmuştur. Toplumlara göre meşe, kayın, çam, zeytin, elma, incir, asma vb. birçok bitki ve ağaç cinsi Hayat Ağacı’yla özdeşleştirilmiştir. Bu çeşitlilik, toplumların günlük hayatlarında hangi ağaçla iç içe olduklarıyla şekillenir. Yine de Hayat Ağacı olarak kabul edilen ağaçların en önemlisi ve en çok tanınanı servi ağacıdır. Servi tüm mevsimlerde yeşil kalır, güzel kokar ve gökyüzüne yükselir. Hayat Ağacı ve kuş başlı yaratık betimlemeleri Hitit ve Asur mühürlerinde sıklıkla görülür. Aslında Hayat Ağacı, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet’in kutsal kitaplarında bahsedildiği gibi ilk insan kadar eski bir sembol. Yeraltı, yeryüzü ve gökyüzü arasındaki iletişimi sağlayan temel bir eksen bulunur. İşte bu eksen Hayat Ağacı’nın olduğu yer olarak kabul edilir. Fakat dünya üzerinde bütün toplumların sabit olarak kabul ettiği belli bir Hayat Ağacı merkezi yoktur. Her medeniyet kendi kabul ettiği kutsal mekânı merkez sayar. Bu merkez de genellikle yüksek bir dağdır. 

İslami gelenekte dünyanın en yüksek yeri yani merkezi Kâbe’dir. Hıristiyanlarda Golgota Tepesi, Hindistan’da Meru, Filistin’de Gerizm, Yakutlara göre Akdağ’dır. Türk kültüründe genel olarak cennet ile Hayat Ağacı’nın doğu bölgelerinde bulunduğuna inanılır. Kırgızlara göre dünyanın merkezi Kaf Dağı’dır. Uygurların türediği Hayat Ağacı iki nehir arasında yüksek bir tepenin üzerindedir. Yahudi, Hıristiyan ve İslam geleneğine göre Hayat Ağacı cennetin ortasında bitmiş bir ağaçtır. Sanat eserlerindeki varlığı Asur ve Urartu dini inançlarında da servi Hayat Ağacı’dır. 

Bu kültürlerin sanat eserlerinde Hayat Ağacı’nın iki yanında yer alan kanatlı cinler ellerindeki ayin kovalarında çam kozalakları batırarak aldıkları suyu Hayat Ağacı’na serpmektedir. Ayin; su ve hayat ağacı ile birlikte bereket dileklerini ifade etmektedir. Türk servi işlemelerinin bazılarında görülen kuşlar, ölümü simgeler; onlar yaşamı terk eden ruhlardır. Hayat Ağacı, havuz ve fıskiye kompozisyonları cennet bahçelerinin ve ruhsal temizliğin sembolleridir. Anadolu Türkmen kadınlarının folklorik takılarından olan büyük kemer tokaları ve tepeliklerde de nadir olmakla birlikte soyut Hayat Ağacı motifleri işlenmiştir. Eski Türk inançlarında kutsal ağaç motifinin çok önemli bir yeri vardır. Eski Türkler başlangıçta yüce bir yaratıcı inancına sahip olmakla beraber tabiat varlıklarını da kutsal kabul eder. Hayat Ağacı, Türk boylarında farklı şekillerde anılır. Genel olarak “Bay terek” ve “Baygaç- Bayağaç” olarak adlandırılır. Tanrı katına yükselen bu ağaç, “yer ile gök arasındaki kutsal değnek” olarak da tanımlanır. Bu değnek, gökyüzündeki ve yeraltındaki ruhların bir geçiş yolu olarak kabul edilir. Hayat Ağacı insanlık tarihinin çeşitli dönemlerinde en fazla kullanılan simgesel temalardan. Birbirleriyle ilişkisizmiş gibi görünen, dilleri, kültürleri, yaşadıkları coğrafyalar tamamen farklı olan birçok toplumun ortak paydası. Günümüz modern dünyasında ise ağaç, dini anlamından uzaklaşsa dahi sanat alanlarında çok sık kullanılan bir motif. Hayat Ağacı günümüzde de edebiyatta, sanatta ve birçok alanda dünya kültürlerinin kullanmayı en çok sevdiği sembol olmaya devam edeceğe benziyor. 

Güzel koku veren nesneler  

Tarihte bilinen ilk medeniyetlerden itibaren hemen bütün çok tanrılı ve tek tanrılı dinlerde, özellikle törenler sırasında ateşe güzel kokulu madde atmak veya mayi serpmek önemli şartlardan biriydi. Ele geçen arkeolojik buluntu ve yazılı belgelere göre Çin, Hint, İran, Mısır, Mezopotamya, Anadolu, Yunan, Roma, Aztek ve İnka gibi eski medeniyetlerin hepsinde tütsü yakmanın manevî temizlenme ve tanrılara yaklaşma aracı olarak kabul edildiği görülür. Çeşitli inançlara göre güzel kokulu dumanlar tanrıları hoşnut eder, onların öfkelerini yatıştırır. Ek olarak yapılan duaların göğe yükselip tanrılara ulaşmasına ve kabulüne vesile olur. Aynı zamanda da meleklerle iyi ruhları tütsü çevresine toplar, güzel şeylerden hoşlanmayan şeytanlarla kötü ruhları da kaçırır. Dolayısıyla tütsülenen yer ve oradaki kişiler manen temizlenilir. Semavî dinler içinde buhur yakmaya en fazla önem veren din ise eski Mûsevîlik. Tevrat’a göre, buhurun nasıl hazırlanacağı, ne zamanlar yakılacağı bizzat Rab tarafından bildirilir. Ayrıca buhur sunağının ne şekilde yapılacağı da en ince ayrıntılarına kadar yine Rab tarafından tarif edilir. Yine Tevrat’a göre, buhur dumanlarının Tanrı’nın öfkesini yatıştırdığına inanılır. Buhurun dumanı duaya benzetilir Hıristiyanlıkta buhur, duaların Tanrı’ya yükselmesinin sembolü kabul edilir ve bu sebeple dinî törenlerde asma buhurdanlar görevli çocuklar tarafından sallanmak suretiyle dumanı kiliseye yayılır. 

Buhur dumanının Tanrı’ya yükselen duaları sembolize etmesi Yeni Ahid’den kaynaklandığı halde, kilise kayıtlarında 9. yüzyıldan önce dua sırasında buhur yakıldığına dair bir işaret bulunur. Bugün Katolik ve Ortodokslara ait önemli ayinlerin tamamında buhur kullanılır. Müslümanlıkta ibadetlerle ilgili bir buhur yakma geleneği yoktur. Ancak güzel kokuyu çok seven, devamlı surette kokulu yağ kullanarak bunu ashabına da tavsiye eden Hz. Peygamber’in ibadet maksadıyla değil fakat güzel kokmaları için mescitlerde buhur yakılmasını emrettiği biliniyor. Yine Hz. Ömer’in minbere oturduğu zaman azat ettiği Abdullah el-Mücmir’in buhur yaktığı ve bu sebeple kendisine el-Mücmir (buhurdan yakıcı) lakabı verildiği rivayet edilir. 13. yüzyılda ise Mevlânâ duayı buhur dumanına benzetir. Buhur bugün de mevlit, tasavvuf müziği icrası ve sünnet töreni gibi dinî veya kökeni dinden kaynaklanan toplantılarda yakılır. 

Kahire gibi geleneklerine bağlı İslâm şehirlerinin eski çarşılarında, elde dolaştırılan buhurdanlar ücret karşılığı dükkânlara sokularak havaları tütsülenir. Bazılarının adları Eski Mısır, Mezopotamya, İbrânî ve Hint kaynaklarında da tespit edilen başlıca tütsü maddeleri ise öd ağacı, sandal ağacı, lâdin, şeker kamışı, tarçın, Çin tarçını, reçine ve kurutulmuş limon kabuğu gibi maddelerle bazı böcek cinsleri ve kokulu topraktır. Bunlar çubuk, talaş, toz ve kabuk şeklinde yakılabildikleri gibi bazıları belirli oranlarda bir araya getirilerek özel bir karışım halinde de kullanılır. 

Elbette insanlığın var oluşundan günümüze, tanrısallık yüklenmiş birçok nesne olduğuna şüphe yok. Burada, kadim uygarlıklarda ortak ve güçlü olan üçüne değindik. Bu nesnelerin inançlarda yer eden yerleşmiş algıları sayesinde ölümsüzlüğü yakaladığına ise hiç şüphe yok.